EN GÜÇLÜ DUYGU           

  Yaşlı anne ve iki oğlu uyku mahmurluğunda yatmaya hazırlanıyorlardı.

Birden bugüne dek hiç duymadıkları, içlere ürperti veren bir ses yankılandı

duvarlarında odanın.

  Yaklaştı pencereye, perdeyi araladı kadın. “Bunlar da ne?” dedi.

Büyük oğlu Musa atıldı, dışarıya göz attı ve geri çekildi hemen, aceleyle çekti

perdeleri.

   Çok geçmeden bir aracın sesi duyuldu. Çok yakın bir yerde durmuştu araç. Aynı anda yüzleri beyaza kesti, dehşet içindeydiler. Sokuldular iyice birbirlerine. Ve çömeldiler yere, küçüldüler iyice, korku dağlarının doruklarında atıyordu yürekleri. 

    Gürültü durdu. Yoğun mavi bir sis bulutu asılı kaldı pencere hizasında. Ardından uzun insan gölgeleri düştü pencerenin camına. Gölgeler böyle güçlümüdür ki? Aman Allah’ım! Camlar kırıldı, ışınlandı sanki bir adam odanın tam ortasına. Siyahlar giyinmişti, ürkütücüydü. Anne çığlık çığlığa … Adam silahını doğrulturken üstlerine Musa hemen saldırdı, ardından İlyas. Silah düştü yere, amansız bir mücadele başladı, yumruk yumruğa. İki kardeşin kolları da zayıf kalıyordu adama karşı.

    Annenin feryadı durdu bir imdat aradı gözleri, sonra kendine geldi. Evlatlarında takat kalmamıştı, bir türlü düşmanla baş edemiyorlardı; belli ki o çok güçlüydü. Üstelik şimdi bıçak çekmişti. Kana bulandı her yer. Duvarlara sıçradı kan.

    Bu baş belası adam, oğullarını neredeyse öldürecekti. Saldırmak istedi ama dövüşecek gücü bulamadı kendinde, titriyordu. Kimdi bu, ne istiyordu? İn miydi, cin miydi? Hırsız mıydı? Neydi?

    İlyas, yüzü kan revan içinde yığıldı yere, dermansız. Sol yanı uyuştu kaskatı kesildi. Boğazı kurudu, düğümlendi adeta. Adam habire vuruyordu yerde çırpınan Musa’ ya. Musa’ dan sıçrayan kan ıslaklığını bırakıyordu yüzünün orasına burasına. Dudaklarına değen kanın tadını hissetti dilinde. Ilık, tatsız bir şeydi kan, midesini bulandırıyordu. Ama bir kardeş kanıydı bu. Hınçla baktı adama.

    Birden adamın arkasından sessizce ve titreyerek yaklaşan annesini fark etti. Elinde ekmek bıçağı… Anneliğin verdiği cesaretin gücüyle saplayıverdi sırtına. Musa çekti bıçağı hemen tekrar tekrar sapladı adama. Defalarca, doyasıya, gücünü yitirene kadar… Bela serildi yere boylu boyunca. Odanın zemini kan gölünü,  duvarlardaki kan soyut bir resmi andırıyordu.

     Rahat bir nefes aldılar. Sarıldılar birbirlerine ağlayarak, saçlarını okşadı anne çocuklarının. Öpüyor öpüyordu, yanaklarından saçlarından. Durmadan öpüyordu.

    Çocuklar yerde cansız yatan beladan gözlerini alamıyorlardı. Anne ağlıyordu, hıçkırıklarla ağlıyordu. İlyas’ ın boğazı kupkuruydu, susuzluktan çatlayacak gibiydi, sol yanıysa kaskatı kesilmişti hatta sol kolu tümden uyuşuktu. Musa telefona sarıldı polisi arayacaktı.

     Birden adamın bileğindeki cihazdan kesik kesik çalan bir alarm ötmeye başladı. Birbirlerinin gözlerini yokladı gözleri. Ya uyuyan canavar şimdi uyanıverirse? İlyas yaklaşmak istedi alarmı susturmak için ama Musa ile annesi onu tuttular, bırakmadılar.

     İlyas susturmak istiyordu sesi, ısrarla alarmın çaldığı kola uzanmak istiyordu. O anda boğazı yutkunmakta zorlandı, yutkunamadı. Uyuşmuş olan sol kolunu kımıldatmak istedi, kımıldatamadı. Sağ eliyle sol koluna dokundu.

      O anda şok oldu. O anda oldu ne olduysa. Yabancı bir koldu tuttuğu kol. Yabancı bir kolun varlığını elinde hissetmek bütün tüylerini diken diken etmişti. Sağ eliyle yokladı kolu, aşağıda elini buldu birden. Ağır ve kalın parmakları olan bir eldi bu. Bir ölü eli gibi cansızdı. Sıçradı aniden. Kalbi dışarıda atıyor gibiydi. Soluk soluğaydı nefesi.

      Alarm hala ısrarla ve artarak çalıyordu. O, elinde tuttuğu yabancı ele bakıyordu, şaşkınlıkla inceliyordu. El kendi eliydi.

      Alarm sesi başucundaki cep telefonundan geliyordu. Odayı gezdi gözleri, eşyalar tanıdıktı. Oda, kendi odasıydı. Yanında yatan eşi kımıldadı, başını yastığın öteki tarafına doğru kaydırdı. Kalın perdelerin ardında donuk bir aydınlık soğuk bir merhaba dedi. Rahat bir nefes aldı, kalbi gittikçe yatışıyordu. Cep telefonunu susturdu o ara.

    Halen olayın etkisinde ürküntüyle kalktı yatağından. Buz gibi hava yorgan gibi sardı vücudunu. Bütün odaları gezdi, her kapının ardına şüpheyle baktı. Hiç kimsenin olmadığından emin olduktan sonra mutfakta bir bardak su içti. Çöl hasretinde yanan vücudu, süngerin emdiği gibi emdi suyu.

    Rahatlamak ve dışarıyı görmek için balkona çıktığında ikinci bir şok onu bekliyordu. Büyük bir ressam gece boyunca her yanı beyaza boyamıştı. Demek gece boyunca hava iyice bozmuş, gök gürlemiş sonra da kar yağmıştı.

    Balkonda annesi düştü aklına. Rüyada nasıl da kurtarmıştı oğlunu. Annelik ne güçlü bir duyguydu. Gerçek olsa yine aynı şeyi yapmaz mıydı? Allah korusun! Hangi ana yüreği yapmazdı ki? Hangi ana korumaz yavrusunu? Hüzünlü bir gülümseyiş gezindi dudak kıvrımlarında. Annesi on sekiz yıl evvelinden, ölmeden önceki hasta yatağından ağlayarak sesleniyordu:

–         Ben seni düşünüyorum yine de oğlum…

–         Anne beni düşünme sen, ben…

    Annesinin soğuk eli gibi uzanan sabah yeli, bir iki kar tanesine, hastalıktan sararmış yüzünü

öptürürken gözündeki bir damla sıcak yaşı ılıtıverdi.

Salih BİRCAN

FRANSA/ Toul, Mayıs 2011

Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri Öğretmeni

s.bircan1@hotmail.com

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: