ANA DOLU OLSUN ISSIZ SOKAKLAR    

      Pamuk yağıyordu sanki gökten… Arabamın ön camına telaşsız düşüyordu

kar taneleri.

      Gördüğüm her yer beyaza kesmiş. Tüm renklere kızmış olmalıydı birisi. Almış

 fırçayı boyayı eline tümden beyaza boyamış çatıları, tepeleri, kıyıları, köşeleri…

Tüm sivrilikler yumuşamış onun eliyle.

      Yaklaşık yarım saattir kamyon, tır sollamaktan kurtardım. Nihayet trafik sükunete erdi. Rahat bir nefes alıyorum. Burası Fransa. Toul’un Croix de Metz semti. Türk nüfusun yoğun olduğu yerlerden biri. Az ilerde oturduğum sokakLa Liberté…

       Kırmızı ışıkta duruyorum. Sokakların ıssızlığı, Anadolu’nun o çocuk dolu sokaklarını, akşam telaşlarını, geceleri ve pazar günleri dahi açık olan dükkanlarını, aile çay bahçelerini, yol kenarlarındaki seyyar satıcıları, hiç tanımadığı biriyle bile koyu sohbetlere dalabilen o sıcak kanlı insanları ve kısacası o cıvıl cıvıl yaşamı özletiyor.

       Yeşil ışık tümden beyaz örtüsünün içinden göz kırpar gibi beni kendime getiriyor.La Liberté’ ye varıyorum. Kimsecikler yok ortada. İnsanlar çekilmişler yine bireysel dünyalarına bireysel yalnızlıklar solumakta. Sokaklarda ne kedi ne köpek var, ne de kartopu oynayan, kardan adam yapan çocuklar.

      Şimdi karlarla kaplanmışLa Liberté’ yi bu haliyle Sivas’ ın bir dağ köyüne çıkan yola benzetiyorum. Anadolu’da ilk görev yerimdi orası. Hiç unutamadığım hatıralar canlanıveriyor.

       Yıl 1994. Günlerdir kar yağmıştı. Önemli bir iş için ilçeye gitmiş ve geri dönmüştüm. Karla kaplı o uzun dağ yolunda bir başıma var gücümle yürüyordum. Normalde bir buçuk saatte bitirdiğim yol şimdi bu haliyle ne kadar sürecekti belli değil. Elimde, Şerefiye’deki bakkal Yusuf’ un verdiği sopa. Karşıma kurt çıkma ihtimali de var ama, ne yapsam? Geri mi dönsem? Korku bir yanda görev aşkı bir yanda… Öğrencilerim de beni bekler, dururlar. Kararı vermiştim. Sabah ekenden ayrılmıştım Şerefiye’den.

       Yol ıssızdı. Soğuk kesiyordu kulaklarımı. Rüzgarın kulağımda vınlayan sesi, ayaklarımın altında ezilen karın sesine karışıyordu. Birden durdum. Yandaki çamlıklara göz gezdirirken sessizliği dinledim. Tuhaf bir ses oldu arkamda. Yüreğim ağzıma geldi o an. Tedirgin, ürkek bakışlarla başımı çevirdim. Bir köpek!  Kafası kocaman, saman rengi, iri gövdesiyle ağır duruşlu, yaşlı bir köpek! Yerimden kıpırdayamadım. Ne yapacağını kestiremiyordum. Kaçsam mı, dursam mı böylece kıpırdamadan? Ne olacaksa olacaktı artık. Sopayı daha bir sıkı kavradım. Kalbim çarpıyordu. O yaklaşıyordu, başı hep yerde, sakin. Ağır ağır geçti yanımdan. Sanki korkmayayım diye bana bakmadı bile. Şerefiye’ ye indiğimde sokak kenarlarında gördüğüm kangallardan biri olmalıydı bu. Daha sonra anlıyordum ki sırf yüreğindeki koruma içgüdüsü onu, hiç tanımadığı halde bana yol göstermeye itmişti. Yola tek çıktığımı görünce arkamdan yetişmişti meğer. Önyargılar da ne kadar utanç verici oluyormuş bazen.

      Epey ilerledi. İleride durup arkasına baktı. Geldiğimi görünce devam etti. Ara sıra kontrol ederek, gerideysem hep beni bekleyerek yürüdü. Bu ıssız dağ yolunda yalnız değildim artık. Bana yol gösteren hiç tanımadığım bir köpeğim vardı. Ona Karbeyaz diye seslenmek geldi içimden.

       Böylece köye vardık. Doğruca okula yöneldim Karbeyaz da benimle. Çocuklar sevinçten çığlık çığlığa, okulun avlusundalar. “Öğretmen geldi! Öğretmen geldi!”. Bu sevinç gösterisi bütün yorgunluğuma, çektiğim tüm zahmete değdi doğrusu.

      Oturduğum lojman okulun arka avlusundaydı. Hemen Karbeyaz’a ekmek getirmeye gittim. Yurdumun köpeğinde bile birlik, beraberlik duygusu vardı. Bir ana gibi koruma içgüdüsü. Analarla dolu yurduma boşuna Anadolu dememişlerdi demek ki.

      Anadolu’nun köylerinde insanlarımız o kadar temiz yürekliydiler ki, birbirlerine sonsuz güven içinde yaşıyorlardı. Görev yaptığım bu köyde arada bir beni ziyarete gelen bir Halil dayı vardı. Bir akşam kapımı çaldı. Kapıyı açtığımda hayretle köy yerinde kapımın sürgüsünün niye çekili olduğunu sordu. Tuhafına gitmişti kapının kilitli olması. Ona alışkanlık olduğunu söyledimse de düşündürdü beni. Oysa şöyle açıklamak isterdim ona. Korkuyoruz Halil dayı, birbirimize öyle yabancılaşmışız ki büyük şehirlerde, birbirimizden korkuyoruz. Selam dahi vermeye çekiniyoruz. Kapılarımız çelikten artık, bir değil üç kilit takıyoruz.

      Ne cep telefonları vardı o zamanlar ne internet oyunları. Çocuklar sokakta birbirleriyle oynuyorlardı. Güçlünün değil çoğunluğun istediği oyunu oynuyorlardı. Mızıkçılık yapanlar oyuna alınmıyor veya oyundan çıkarılıyorlardı. Yaşam oyununun kurallarını da bu şekilde öğreniyorlardı. Bugün çocuklarımız internetin sokaklarında, şiddetin her türlüsünü oynuyor. Sanal mafyalar kuruyor, sanal insanlar öldürüyor, sanal çiftlikler, sanal krallıklar kuruyor.

     Şimdi teknolojinin ve modernleşmenin oyunlarında sokaklarımız ıssız, insanlarımız yalnız…

     Büyükşehirlerin kalabalık sokaklarında zaten Karbeyaz yürekli insanlara rastlamak zor.    

Değil mi ama?

     Açalım şu yüreklerin kapılarını. Kıralım kilitlerini. Her şeye rağmen, çıkalım bu çıkmaz sokaklardan. Ana dolu olsun ıssız sokaklar.

                     Salih BİRCAN

           FRANSA/ TOUL, Şubat 2011

Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri Öğretmeni

               s.bircan1@hotmail.com

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: