NİMET

Anladım ki yolun sonu gelmişti. Bize verilmiş olan görevi tam manasıyla bugün yerine getirecektik.

Her şey büyüklerimden dinlediğim efsanelerdeki gibiydi. Anlatılanlar şimdi birer birer gerçek oluyordu.

Doğup büyüdüğüm topraklarda milyonlarca buğday başağıydık. Nasıl da hızla boy atıp serpilmiştim. Düşünmeye başladığımda neden orada olduğumuzu, niçin yaratıldığımızı sorar olmuştum. Bütün doğa bize hizmet ediyordu. Hava, yağmur, güneş ve toprak olgunlaşalım diye ellerinden geleni yapıyorlardı. Annemin anlattığına göre büyüyünce bir gün bu topraklardan ayrılacaktık. Gurbete çıkacaktık ve o zamanlar benim aklımın alamayacağı kadar çok şey geçecekti başımdan. İnsanlarla tanışacaktım. Belki de beni dövecek, ezecek, ateşlere atacaklardı. Halden hale geçecek, pişecektim. Benden beklenen tam olgunluğa erişecektim. O gün geldiğinde kendimi onlara adayacaktım. Alnıma yazılan bu olsa gerekti. İşte o gün bu gündü.

Bu sıcak odada ne kadar kalmıştım bilmiyorum. Sanki yanıyordum. Gittikçe derim kabuk bağlıyordu. Kızarıyordum. Kulağımda derviş Yunus’un sözleri çınlıyordu. “Hamdık, piştik elhamdülillah!” Derken birden hepimizi dışarıya çıkardılar. Karşımızda dört gözle bizi bekleyen insanlar vardı. Kalabalık güruhtan genç bir delikanlı: “Onu istiyorum.” diyene dek ne olduğunu anlamamıştım.

Bu gençle birlikte bir eve girdik. Anlaşılan evde ziyafet vardı. Masa donatılmıştı. Türlü yiyeceklerin nefis kokuları dışarıdan bile duyuluyordu. Herkes telaşla sandalyelere oturdu. Beraber geldiğimiz gencin elindeki poşetten sıcak, üzerine yumurta sarısı sürülmüş, susamlı pideler çıkarıldı, kesildi ve parçaları masadaki herkesin önüne dağıtıldı. Beni bir kenarda unuttuklarını sandım. Bir çocuğun eli bana uzanmıştı ki annesinin “Hayır onlar kalsın, sonra!” diye çıkışması yüzünden sevinmemle üzülmem bir oldu. Hevesim kursağımda kaldı. Herkes oturup beklemeye başladı. Neden yemiyorlardı ki? Bunun bir anlamı olmalıydı. Sonra birden ezan sesi duyuldu ve ev ahalisinde bir rahatlama. Sevinçle:“Orucunuzu açın, ezan okunuyor!” diye haykırdılar. Herkes yemeye içmeye başladı. Ne mübarek bir zamanda gelmiştim buraya, bu ne güzel bir gündü! Ramazan ayındaydık ve bu bir iftar sofrasıydı. Kadere bak dedim içimden. Gurur duydum kendimle. Ben bir ramazan ekmeğiydim öyle mi?

Bir ara hanenin genç kızı beni mutfağa götürdü. Bıçakla keserek birkaç parçaya ayırdı. Misafirlerin önüne getirdi ancak benden öncekiler bile henüz tam yenmemişti. Herkes doydu ve kalkıverdi. Biz arta kalan pideler bir poşete doldurulup kapı koluna asıldık. Hiç olmazsa sahurda yeneceğimizi umuyordum. Olmadı. Maalesef ekmeklerin bir kısmı daha tüketildi ve bana sıra gelmedi. Ne çok ekmek alınmıştı böyle.

Ertesi gün beni eve getiren genç, annesinden alışveriş listesini aldı. Sonra annesinin isteği üzerine içinde olduğumuz ekmek poşetini de alarak dışarı çıktı. Nereye gidiyorduk? Henüz daha yenmemiştik ki. Neler oluyordu böyle? Telaşa kapılmıştım. Yoksa? Aman Allah’ım! Düşündüğüm doğru mu? İşte bir yokuştan iniyorduk. İleride sağda bir çöp konteyneri gördüm. Olamazdı, bunu hak edecek ne yapmıştım? Ağlıyordum. Yalvarmaya başladım: “Yapma etme delikanlı” diye bağırdım. “Kurtarın beni!” diye feryat ettim. “Bak bu yaptığın hoş bir şey değil. Vazgeç. Sen beni parayla aldın, hadi bu parayı az görüyorsun diyelim, benim değerim sadece parayla ölçülemez. Beni toprağa ektiler, sonra hasat ettiler, değirmende öğüttüler, un haline getirdiler, hamur yapıp pişirdiler. Senin eline geçene kadar ne aşamalardan geçtim, kaç kişinin alın teri var üzerimde biliyor musun? Şimdi bir çırpıda beni atacaksın. Olacak iş mi bu? Tüyü bitmedik yetimin hakkı var bende. Sen kul hakkı da mı bilmezsin? Herkes artan ekmeğini çöpe atarsa ne olur sonra haliniz? Allah israf edenleri sevmez…” diye nasihatle ikna edeyim dedim, ama nafile. Beni dinlemedi ya da duymadı bile.

Çöp konteynerinin yanına vardık. Umutlarım iyice sönmüştü ki bir ses! Kulaklarıma inanamıyordum. “Getir ekmeği, getir, şişşt” Duyduklarım doğru olamazdı. Ses devam ediyordu: “Buraya getir ekmeği!” Tam yolun karşı çaprazında bir kuaför salonu vardı. Otuz kırk yaşlarında esmer bir adam, elinde bir makasla kapının önüne çıkmış beni çöpe atmaya hazırlanan çocuğa sesleniyordu.

Delikanlı gülümseyerek: “Seni görmedim, pardon” diyerek poşeti verip gitti. Kuaför, ekmek poşetini aldı, salonun arkasında bir odaya götürüp masanın üzerine bıraktı. Sonra işini yarım bıraktığı müşterisine döndü: “Beyefendi bu millete açlık hak. Allah vermesin ama bir kıtlık çıksa şimdi, o zaman yaptıkları hatayı anlardı bunlar. Ama iş işten geçmiş olurdu.” dedi. Aldığı ekmek poşetini getirip müşteriye uzattı. “Bakın şu ekmeğe, yumuşacık. Bu yenmez mi, atılır mı hiç?” Müşteri beni eliyle yokladı. Yüzünde hayret ifadesiyle: “ Evet bu daha bayatlamamış ki. Sadece parçalanmış.” Dedi. Kuaför devam etti : “İnanın bakın bu çöpe her gün ekmek atmaya geliyorlar. Gördüklerime dedim ki ben burada yoksam şuradaki demir parmaklıklara asın poşetleri, çöpe atmayın. Ben gelince alırım ya da getirin bana verin dedim. Bu civardaki insanları alıştırdım, şimdi ekmekleri çöpe atmıyorlar. Bir sabah erken çıkıp o demir parmaklıklara bakınız, bir sürü poşet asılmış görürsünüz, hepsi de artan ekmek dolu poşetlerdir.” Dikkatle dinleyen müşteri sordu: “Peki siz ne yapıyorsunuz o ekmekleri?” Kuaför: “ Köye gönderiyorum. Hayvanlar yesinler hiç olmazsa, yazık değil mi? Kayın birader geliyor iki günde bir, onunla ekmekleri köye gönderiyorum.” Dedi.

Kuaförle müşterisi ekmek israfı üzerine koyu bir sohbete başladılar. Değerimizi bilen insanlar bulmak beni çok duygulandırdı ve bir o kadar mutlu etti. Sohbetlerinden öğrendiğime göre sadece İstanbul’da bir günde çöpe atılan ekmekler ile Türkiye halkı bir hafta karnını doyurabiliyormuş. Diğer büyük şehirlerde de durum farklı değilmiş. Bir günde yüz binlerce ton ekmek çöplere atılıyormuş. Ne acı!

Sohbetin sonunda müşteri, kuaförüne şöyle dedi : “Bu yaptığınız güzel ve örnek alınması gereken bir davranış, sizi kutlarım. Sizin gibi insanların çoğalması için bunu herkese anlatmak gerekir. Çevrenizdeki kötü davranışlardan sorumlu hissetmişsiniz kendinizi. Ne güzel, ne ince bir davranış! Bugün Afrika’daki, Somali’deki açlığı televizyonlardan izliyoruz. Halen insanlar ders almayıp müsrif olabiliyorlar. Yazık, çok yazık!”

Bense bir yandan israf olmaktan kurtulmanın sevincini yaşarken diğer yandan da bir an önce köye götürülmek için sabırsızlanıyordum. Ben bir ekmek, eskilerin deyimiyle “nan-ı aziz” olarak hayatta bana verilen görevi eksiksiz tamamlayacaktım.

Bütün dünya ve içindekiler, sağlık, mutluluk gibi ekmek de insanlara bahşedilmiş bir nimetti ve bunun değerini çok iyi bilmek gerekti.

Bir nimet olarak son sözlerimi söyleyip sizinle vedalaşacağım. Siz insanlar gerçekten çok çabuk unutuyorsunuz her şeyi. Sizin ecdadınız ekmeğin değerini iyi bilirdi. Ekmeğe saygı gösterirdi. Sofrada ufalanan ekmek parçalarını atmazlardı, bayatlayan ekmekleri çorbaya doğrar yerlerdi. Çöpe atmayı akıllarının ucundan geçirmezlerdi.  Ülkeniz ve insanlar çok kıtlık günleri gördü. Hem de çok. Kişi başına yüz yetmiş beş gram ekmek alabilmek için kuyruklarda bekledikleri günler yaşadı. Bugünse Afrika’da Somali’de açlıktan ölen insanları görüyorsunuz. Buna rağmen Afrika’daki açlara yetecek kadar milyonlarca ekmeği çöpe atıyorsunuz. Savaş yıllarını bir düşünün. Bugünlere kolay mı gelindi? Ecdadınız siz bugünleri görün diye savaşlarda canlarını feda ederken diğer yandan askerleriniz ve halkınız açlığa da göğüs gerdiler. O günleri Allah bir daha yaşatmasın. Çanakkale savaşında yaşananları biliyorsunuz. İbret için bu savaşta askerlerin günlük yemek listesine bir göz atalım isterseniz.

43. Alay 1. Piyade Taburu 1. Bölük, 1917 yılı yemek listesi;

15 Haziran

Sabah: Üzüm hoşafı. Öğlen: Yok. Akşam: Yağlı buğday çorbası ve ekmek.
26 Haziran

Sabah: Yok. Öğlen: Yok. Akşam: Üzüm hoşafı, ekmek.
18 Temmuz

Sabah: Üzüm hoşafı. Öğlen: Yok. Akşam: Yarım tayın ekmek.
8 Ağustos

Sabah: Yarım ekmek. Öğlen: Yok. Akşam: Şekersiz üzüm hoşafı, ekmek yok
NOT: 21 Temmuz 1917’den itibaren ordu emriyle ekmek istihkakı 500 grama indirilmiştir. Çünkü un ve ekmek kalmamıştır.

Benden sadece hatırlatması.

Sağlıkla kalın.

 

Salih BİRCAN, Eylül 2011, Objektif Gazete Strazburg

Fransa/Toul, Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri Öğretmeni

s.bircan1@hotmail.com

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: