UNUTULAN  SINIRLAR,  UNUTULMAYAN ACILAR

     Yurtdışında yaşayan gurbetçilerimizin Türkiye özlemlerine tanık oluyorum.

Ah o yazı iple çekişler yok mu … tatil ve yolculuk planları… hasretle geçen bir yılın

ardından  kısa süren yaz tatilleri,  bu kısa zamanlara sığdırılmaya çalışılan ve

giderilmek istenen özlemler … Bazen de evdeki hesabın çarşıya uymadığı yaşanmış hikayeler…

      Her yaz Samsun sahillerinde gözler aşinadır yabancı plakalara. Dışarıya veryansın eden bir müzikle gıcır gıcır otomobillerinin içinde gençler, atılmak istenen bir hava içinde, etrafı süze süze, adeta birilerini arar gibi geçerler sahil yolundan. “Almancılar geldi” derler görenler. “Almancılar geldi…” Bu cümle, bir fısıltı gibi dolaşır kulaktan kulağa, yukarı mahallelere, hatta Samsun’un daha yukarılarında Kıranköy’ e dek varır. Orda büyük bir mezarlık vardır. Bu mezarlıkta tek başına yatan bir merhumenin kabri vardır. Usulca uçar fısıltı, bu kabrin başındaki selvi ağacına konar, onu kışlık uykusundan uyandırır: “Almancılar geldi.”

      Lakin korkacak bir şey yoktur mezarda yatan merhume için. Olan olmuş geçen geçmiştir. Belki de tek merakı geride kalan yetimleridir. Bu, doksanlı yılların gerçek yaşam öyküsü bir roman olup sızlar yüreğimde “yaz!” diye. Kelimeler, cümleler dans ederken düşüncelerimde, her seferinde boğazım düğümlenir, gözyaşları mürekkep olur dağılır sayfalarda. Yarım kalır roman da, tıpkı merhumenin hayatı gibi. Huzura ereceği çağda, otuz yedi yaşında. Adı Semiha.

Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar
Bütün insanlar gibi
Bir evi olsun ister
Bir de içmeyen kocası
Allah ne verirse geçinir gider
Yeter ki mutlu olsun yuvası

 …

 “Fabrika kızı” isimli bu şarkı sözleri sanki onun için yazılmıştı. Köyden kente göç etmiş bir ailenin üçüncü evladı, en büyük kızlarıydı Semiha.  Samsun’ da bir fabrikada çalışan askerliğini yapmış bir gence isteyiverdiler. On beşine gelince çok iyi tanımadığı bu gençle evlendirdiler. Semiha becerikli bir kızdı, şehirdeki dikiş nakış kurslarından faydalanmış, bayan terziliği öğrenmişti. Sonunda nasip olmuş tütün fabrikasında da işe başlamıştı.

    Semiha’nın evliliği tam bir kabustu. Uyanamıyordu bu kabustan, bitirmeye de cesaret edemiyordu. Tek istediği içmeyen bir koca, dövmeyen bir eşti. Kocası sadist, alkolik bir adam çıkmıştı. Kızcağıza yaptıklarını yürekler kaldıracak gibi değildi. Her gün dayak, morartılar, ısırma, boğmaya kalkma, kızgın sobada yakmaya teşebbüs, odaya kilitleme, ayrılmaya kalkarsa ailesini öldüreceğine kadar varan tehditler… bu fiziksel ve psikolojik şiddet altında Semiha, uyuşmuş gibi hissediyordu kendini. Artık sağlıklı düşünemiyordu. Bunu yıllar sonra daha iyi anlayacaktı.

    Üstelik dikenlikte açmış güller gibi üç çocuk doğmuştu bu zulmün ortasında. Dayak faslı başlayınca çocuklar bağrışa çağrışa sokaklara kaçışır, konu komşuyu anneye yardıma çağırırdı. Her seferinde Semiha’nın ağabeyleri enişteyi bir güzel yola getirirlerdi ama, iki gün sonra aynı olaylar başlardı. Polisler getirirdi bazı geceler evine kocasını üstü başı çamur ve sarhoş bir vaziyette.

    Üç kez baba evine döndü Semiha. İki kez hatırı sayılır büyükler girdi araya birleştirdiler. Sonunda bıçak kemiğe dayandı. Canlarına tak eden aile torunlarıyla birlikte evlerine aldılar kızlarını. Kocası sınırları çoktan aşmıştı. İnsan gibi yaşamak Semiha’nın da hakkıydı. Boşanma davası açıldı. Yıllar sürse de sonunda boşanma resmen gerçekleşti. Bir daha hiç evlenmedi Semiha. Hem anne hem baba oldu çocuklarına. Çalışma hayatı içinde olması ve ekonomik güç ona ayakta durmayı öğretti.

   Yıllar sonra, ailesinin desteğiyle girdiği kooperatiften bir evi oldu. Üç çocuğuyla Samsun sahil yolunda Balıkçılar durağı mevkiinde yeni bir yaşama başlıyordu.

    Henüz yeni eve taşınalı bir hafta olmuştu. Bir haftadır izindeydi. İşte bu gün izin bitmişti.  Çocuklarını yaşama hazır hale getirdiği yuvasında bırakacaktı. İlk defa işe otobüsle gidecek, evine otobüsle dönecekti. İşte bu durakta inecekti. Hoşça kalın dedi giderken, gözleri ilkokul çağındaki çocuklarını tek tek gezerken.

    Aynı akşam işten dönüyordu. Otobüsteydi. Yanında aynı apartmandan komşusu ve işyerinden bir bayan arkadaşı vardı. Balıkçılar durağına yaklaşırken yüzünde merak bulutları gezinmeye başladı. “Çocuklara bir şey olmuş mudur acaba?” Diye sordu yanındakine. Ne de olsa yeni bir mahallede ilk defa tek başlarına kalmışlardı yavrucaklar. Yeni yaşam bu şekilde devam edecekti demek. Anayola dik inen karşıdaki yola, evine doğru merakla bakarak, zihninde sorularla durakta otobüsten indi. Arkadaşı bir şeyler söyledi arkasından, heyecanlıydı sesi. Fakat Semiha duyamadı.

    Balıkçılar durağında evlerinin balkonunda oturanlar bir yaz akşamı sefası yapıyorlardı. Temmuzun ılık esintisiyle kendilerinden geçmişlerdi. Gözleri durakta otobüsten inenleri seyre dalmıştı. Aniden yolda hız yapan belli ki birbiriyle yarışan iki oto belirdi. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Bir çığlık, acı bir fren sesi! Bir kadın yükseldi yerden, havada üç takla attı, yol ortasına düşüverdi.

    Kaza yapan şoför, gurbetçilerimizden bir gençti. Ailece tatile gelmişlerdi. Bu akşam bin bir dil dökerek zar zor ancak razı ettiği babasından arabasını alıp arkadaşıyla birlikte dışarı çıkmıştı. Gözleri dikiz aynasında kendisini görmüş, “Bu yaşta ve bu arabada! Var mı benim gibisi?” demişti. Yabancı plakayla bir güzel sahil yolunu tutmuştu. Artık onu durdurabilene aşk olsundu. Bu anı bir yıl beklemişti, değmeliydi doğrusu.

    Suda yansıyan yüzünü görüp kendisine aşık olan efsane Narcicus gibiydi. Ne zaman arabanın dikiz aynasında kendini görse aşırı bir özgüven ve özgürlük duygusu yükleniyordu kişiliğine. Ancak bu şekilde içindeki bütün olumsuzlukları, güvensizlikleri, bütün yaraları görmezden gelebiliyordu. Bu arada özgürlüğünün sınırlarının başkalarının yaşam hakkıyla kesiştiği çizgiye kadar olduğunu unutuyordu. Trafik kurallarının ise herkesin can güvenliği için olduğunu da unutuyordu.

     Evlerinin balkonunda gözleri yolda üç çocuk, olanlardan habersizdi. Az sonra kapıya gelen polis olay yerine götürdü en büyüklerini. Kalabalıktı orası. Samsun’un cümle arabası buraya mı toplanmıştı, farlar gözünü alıyordu. Onu görenler kenara çekiliyordu. “İşte oğlu bu” dediklerini duyuyordu. Anlam veremiyordu. Neler oluyordu? Yerdeki bayan çantasını tanıdı ilkin. İçinden yollara dökülmüş, kadıncağızın besbelli çocuklarına getirdiği yarım ekmek ve köfteler, bir poşetten saçılmış üç salkım üzüm ve ayaklar altında ezilmiş taneler… Gözlerine inanamadı çocuk. Üzerine gazete örtülmüş, yerde yatan kanlı cesedi nasıl doğruladı, nasıl bağırdı “anne!” diye bilemedi.

    Gurbetçi genç sürücü ise yaşadıklarının şokuyla hayat boyu unutamayacağı acı bir ders aldı.

    Trafik kazaları mı? Dünyanın her yerinde kanayan yara, en büyük problemlerden biri olmaya ve can almaya devam ediyor.

Salih BİRCAN, Mart 2011, Objektif Gazete Strazburg

FRANSA/ TOUL, Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri Öğretmeni

s.bircan1@hotmail.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: